Kanser, modern tıbbın bir ürünü değil; insanlık tarihi kadar eski bir hastalık spektrumudur.
Antik Mısır’da Edwin Smith Papirüsü’nde tarif edilen, cerrahi olarak çıkarılamayan kitleler, bugün malignite olarak tanımladığımız tabloların en erken yazılı kayıtları arasında yer alır.

Daha sonra Hippocrates, tümörleri çevreleyen damar yapılarından ilhamla “karkinos” (yengeç) terimini kullanarak hastalığa kavramsal bir kimlik kazandırmıştır.

Ancak Orta Çağ boyunca kanser, humoral teori çerçevesinde “kara safra fazlalığı” ile açıklanmış ve bu yaklaşım, etkin tedavi girişimlerini yüzyıllarca sınırlamıştır. 19. yüzyılda patolojinin doğuşu ve mikroskobik incelemenin klinik pratiğe girmesiyle birlikte kanser, ilk kez hücresel düzeyde anlaşılmaya başlanmış; bunu radyoterapi ve 20. yüzyıl ortasında kemoterapinin gelişimi izlemiştir. Böylece kanser, mistik bir hastalıktan biyolojik bir sürece indirgenmiş ve müdahale edilebilir bir hedef haline gelmiştir.

Günümüzde ise onkoloji, moleküler biyoloji ve immünolojinin kesişiminde yeniden tanımlanmaktadır. Tümörlerin genetik ve epigenetik profillerinin çözülmesi, hedefe yönelik tedavilerin ve immünoterapilerin geliştirilmesini mümkün kılmış; özellikle kontrol noktası inhibitörleri ve CAR-T hücre tedavileri, belirli hasta gruplarında uzun süreli yanıtlar sağlayarak paradigmayı değiştirmiştir. Artık kanseri tek bir hastalık olarak değil, moleküler alt tiplerden oluşan heterojen bir grup olarak ele alıyoruz. Önümüzdeki dönemde yapay zekâ destekli tanı sistemleri, büyük veri analitiği ve gerçek yaşam verilerinin entegrasyonu ile tedavi kararlarının daha da kişiselleşmesi beklenmektedir. Özetle, kanserin biyolojik doğası büyük ölçüde sabit kalmış olsa da, onu anlama ve yönetme biçimimiz antik çağlardan günümüze radikal bir dönüşüm geçirmiştir.


